2004-Ekolojik yaşama merhaba ::-)

İmece Evi Kurucularından  İsmail Yenigün'ün yaşamındaki radikal dönüşümün ilk mektubu; 

Ekim,2004,

 

Beni bir parçada olsa tanıyanların bilmesi gerektiğini düşünerek gecikmelide olsa

bu yazıyı kaleme alıp size yaşamımdaki önemli bir dönemeçte olduğumu bildirmek istedim.

Babamın rahatsızlığı ile İnönü Meslek Lise-2-Kimya’yı bırakıp başladığım 28 yıllık “Ayakkabı Malzemeciliği Ticareti” işimi 1 Ekim günü resmen sonlandırmış durumdayım.

Artık ayaklarımın gitmediği,her geçen gün köreldiğimi,öldüğümü hissettiğim,geleceğe daha karamsar

baktığım işi bırakıp beni mutlu edecek,daha sağlıklı olacağım,üretken olacağımı düşündüğüm hayalimin araştırmasına başladım.

Ailemin geleceği,çocuklarıma bir ticarethane,bir tüketim modeli yerine;

Üreten,paylaşan bir seçenek hazırlamanın daha doğru olacağını düşündüm.

Yaşadığımız kentlerin cazibesi olan sosyal  çekiciliğine aldanmayıp, aslında zamansızlıktan yıl içinde bile doğru dürüst kullanmadığımız kültür-sanat etkinliklerinin yanındaki dezavantajları bizi insanlardan,dostlarımızdan ve hatta aile içi ilişkilerden uzaklaştırdığı,azalttığı,yabancılaşmaya başladığımızı fark ettim.

Tüm ihtiyaçlarımızı gidermenin en basit ve zahmetsiz tek yolunun PARA olduğunu keşfettik. Günde 12 saat çalışıp çocuklarımızı,geleceğimizi garanti altına almak adına kazandığımız paranın satın alma gücünü fark ettik.Ve komşudan istemek,onunla temasa geçmek yerine telefon yada internet ile sipariş vererek soğanı, limonu,tuzu evimize paket servis yaptırdık.

Üşendik yemeği de eve getirttirir olduk. Paranın gücü ailenin tüm bireylerini mutlu ediyordu.

8 yaşındaki  kızımın arkadaşlarında cebinde cep telefonu ve 20 milyon harçlık varken ve bir elinde “kola” diğerinde “fanta” ile dolaşırken bu içinde bulunduğumuz durumun vahametini henüz anlayamamıştık.

Çocuklar “televole,popstar,avrupa yakası” dizilerinin ağızı ile de konuşunca anlayamadık.

Çünkü biz o sırada para kazanıyor ve toplumu toptan kurtaracak çalışmalar içerisindeydik.

Yaşadığımız sosyal,kültürel ve ekonomik  kirliliği henüz kavrayamamışken öncelikli duyarlılığımız olan Çevresel, doğal ekolojik felaketin neticesi kapımızı çalmış 13 yaşımdaki oğlum “alerji” 8 yaşındaki kızım “erken ergenlik” rahatsızlığı ile bu yaşamın doğal sonucu olarak boğuşuyordu. Ve bizim gözümüz kör olmuşçasına insanlara gezegenimizin uçuruma yuvarlandığı “kimyasal kirlilik,GDO,küresel ısınma,savaşlar,adaletsizlik” nutukları atarken hala kendimize toz kondurmuyorduk.

Biz elimizden geleni yapıyorduk (!)

Çocuklar özel okula servisle gidip geliyor.Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında.

TV’den kalkıp bilgisayara,sıkılınca MP3 Cd-lerine ondanda sıkılınca tekrar TV. vs..

Koca şehirde milyonların arasında aslında hep beraber yalnız yaşıyoruz.

Çocuklar diyerek kendimiz için “güvenli” fanuslar yaratmışız.

Bu örnekleri uzatmak mümkün. Özetle yanlış yolda olduğumuzu fark edip yanlıştan dönmenin yollarını arıyoruz. Hızlı bir şekilde yaşamımızı sadeleştirmemiz gerektiğini,israfı önleyip üretime geçebileceğimiz temel ihtiyaçlarımızı en doğal yoldan nasıl karşılayabileceğimizi, kültürel ve sosyal zenginliğe kavuşmanın yollarını araştırmaya başladık.

 Bizim gibi düşünen insanlar varmı? Varsa onlar ne düşünüyor? Küçük kent,kasaba yaşamını göze alabiliyorlarmı? Kendimize köy kurabilirmiyiz? Dünyadaki eko-köyleri  bilip sıcak bakıyorlarmı? Tüketim sarmalından çıkınca  temel gereksinimlerimiz için üretim yapmamızın yeterli olduğunu düşünen varmı?

Türkiye’de %45’in çiftçi ve bunun %98’inin küçük üretici olduğunu,Ve bunun büyük çoğunluğunun kendine yeten çiftlikler,aileler olduğunu bilen varmı?

Kendine yetmek; hayvansal ve bitkisel ürünleri birarada üretmek olduğu,yağını,ununu hatta kakao yerine keçi boynuzu kullandığı demek olduğunu ben daha yeni öğrendim.

Davarın büyük baş (sığır,inek) olduğunu sanırdım değilmiş;Küçükbaş,keçi- koyunmuş.

 Şu an gezmekte olduğum,staj yaptığım çiftliklerde ve civardaki köylerde yaşamın gayet yavaş aktığı ve kendine yeter oranda ihtiyaçların giderildiğine tanık oluyorum.

Çocuğumu evlendireceğim,onlara şehirde ev alacağım, eeee şehire gitmişken eğlenmemek olmaz diyen,

Geleceği garantiye alalım, daha çok çalışıp PARA kazanalım diyen çiftçi arazisine para kazandıracağını düşündüğü tek bir ürün ekiyor,dikiyor. Bazısı kendine bostan bile ayırmıyor hepsini örneğin; ya domates, ya mısır yada ay çiçeği dikiyor. Bu arazisindeki elementlerin azalmasına neden oluyor. Doğal gübre alacağı hayvanlarını uğraşmayayım diye sattığı için  basıyor suni gübreyi. Sonra yetmiyor basıyor tarım ilacını...

Arazisini kirlettiği gibi hesap ettiği paraya da satamıyor ürününü. Bankaya kredi borcu,kimyacıya borç sarmalına giriyor. Kabzımal yada celepte bu durumu kullanıp çiftçiyi neredeyse fasoncu durumuna sokuyor.

Yani köyde artık insanlar  para peşine düşmeye başlamış. Köylüde boyunun ölçüsünü toprağını sattıkça fark ediyor (?!)

 Çiftçinin sorunlarını parlamentoya iletecek STK’lar bizim kentteki STK lardan ve siyasi partilerden bir farkı yok. Gönüllüyüm diyen kuruluşlarda PARA peşinde. Pek çok  dernek,vakıf ve kooperatifin başına resmen çöreklenen ve etki alanındaki enerjileri emen gönüllü maskesine bürünmüş insanlar doldurmuş.

Ülkemizin enerjilerini,umutlarını sömürmenin yanında bir Dünya ve Avrupa FON ‘larını da bizim adımıza

emmek için harika cilalanmış FON PROJELERİ üretiyorlar.

Ağzı çok iyi laf yapan bu insanların gerçek yüzünü görenlerde genellikle kendi kendine söylenip meydanı kurtlara bırakmayı tercih ediyor-uz.

 Ben en azından kendi adıma yeter,stop ve hatta çüşşş diyorum.                                                                              Şu an sesim tek kişilik yani az çıkıyor.                                                                                                                       Yarın çiftlik,üretim yeni ilişkiler yaşama dahil oldukça sıra siyasi boyuta da gelecek,gelmeli diyorum.

Ve bu mesaj inanıyorum ki bazı insanlara yaşamını değiştirmesi,dönüştürmesi için güç verecek,yüreklendirecek.

Herkesin kıra,köye gelmesini gerektirmeyen sağlam bir proje oluşturabiliriz.

Önemli olan aynı hayali görüp,aynı hedefe bakabilmek. Aynı dilden,frekanstan konuşabilmek.

Kendimizi ait hissedeceğimiz bir gurubumuzun olması.

Kimimiz doğada yaşar üretim yapar, köyümüzde çiftçi olur,balık avlar,hayvan besler,marangoz olur,taş ustası olur,elektrikçi,bilişimci olur.

Kimimiz perakende satış yapar,

Kimimizde toptan dağıtım ağını kurar.

Kimimizde siyaset yapar,dernek,parti,dergide çalışır.

 

Tek yapmak gereken istemek ve kolektif yaşamın ön şartı olan uzlaşmaya hazır olmak!               

Size sevgilerimi iletiyorum ::-)

İsmail Yenigün

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

çiçeği burnunda ekolojik-sade yaşam girişimcisi.

05-10-2004