Yeni ekonomi: Rekabet yerine işbirliği

“Pentagon düşünmüş: Su için, yiyecek için çatışmalar, savaşlar çıkacak, diyor. İnsanlar birbirini yiyecek... Aslında şimdiki rekabet ortamında da insanlar birbirini yiyor. Güçlü olanın galibiyetiyle yürüyor işler; lokma olanlar veya lokma olmaya aday olanlar da, sayısız ve etkili ideolojik aygıt tarafından, başkalarını lokma etme fırsatına sahip oldukları kandırmacasıyla güdülüyor.

Gazeteci Mustafa Dağıstanlı, “Bugünkü ekonominin motivasyonu olan rekabetle insan nereye kadar gidebilir?”sorusunu böyle yanıtlıyor. Peki nereden çıktı bu soru şimdi? Bugünün ekonomik sistemi rekabet ve tek tarafın çıkarı üzerine kurulu. Sistem bir bireyin, ailenin, topluluğun ya da bir milletin çıkarını hedef alarak işliyor. Temelde bireyin çıkarının olduğu durumlarda, bireyin tatmini söz konusu oluyor; çoğu zaman tatmin edilemeyen bireyler “daha fazla”ya odaklanıyor ve pek çok alanda obezite yaşanıyor. Rekabete dayalı bu ekonomik sistemde kazananlar ve kaybedenler var. Peki kaybedenlerin olduğu bir sistemde kazananlar, gerçekten kazanmış mı oluyorlar? Binlerce yıl öncesine dönelim: Bugünkü ekonomi mantığının temellerinin atıldığı, insanın tarım toplumuna geçtiği ve bununla birlikte mülkiyet edinmeye başladığı dönemlere... İnsan, topraktan aldığını biriktirmeye başlamasıyla birlikte hep “daha fazla”sını istemeye odaklanıyor. Toprak veriyor, insan yetinmiyor. Başka topraklarda arıyor geleceğini; bir yandan doğadaki diğer canlılarla rekabet ederken diğer yandan da yeni ve daha verimli topraklar uğruna savaşıyor. Ve sonunda “daha fazla alma” güdüsü insanı doğaya ve kendisine zarar verme noktasına kadar getiriyor. Ürettiği suni ilaçlarla bire on alıyor ama toprak verimsizleşiyor, aldığı ürünler ise sağlığını bozuyor. Burada kazanan kim?Hayatın hemen her alanında kullandığımız fosil yakıtlarla kendi rahatımızı düşünüp, günü kurtarırken bugün kazanç gibi gördüğümüz tüketim alışkanlıkları çocuklarımıza soluyacak hava bırakmadığında, bu kimin kazancı olacak? Tabii “benden sonra tufan” demiyorsak... “Daha fazla” düşüncesi insanı sonunda rekabete, rekabet de bugünün savaşlar ve yıkımlarla dolu dünyasına getiriyor.  Tabii kazananlar var ve bu sistemde hep olacak... Peki herkesin kazandığı bir sistem mümkün değil mi?Kaynakları tüketmeden yenileyebilen, geri dönüştürebilen ekolojik ekonominin savunucularından Earth Policy Institute Başkanı Lester Brown, herkesin kazandığı bir sistemin mümkün olabileceğinin sinyallerini veriyor:“Nasıl bir değişime ihtiyaç duyduğumuzu biliyoruz. En basitinden fosil yakıt temelli, araba merkezli, kullan-at ekonomimiz dünya için geçerli bir model değil. Bunun alternatifi güneş/hidrojen enerjisi, raylı toplu taşımaya dayalı, bisiklete daha çok yer veren bir kentsel taşıma sistemi ve geniş anlamda bir yeniden kullanma/geri dönüştürme ekonomisi.”Brown, maden veya ormanlardan çıkan ve çöpte biten düz bir ekonomik modelden, yeniden kullanan/geri dönüştüren bir ekonomiye doğru geçiş olacağını söylüyor ve “Doğadan ilham alan bu kapalı sistemde geri dönüştürme sanayileri büyük oranda kaynak çıkarma sanayilerinin yerini alacak.” diyor.Brown’ın sözünü ettiği “doğadan ilham almak” yeni ekonominin çıkış noktalarından biri. Yeni ekonomi, rekabet yerine işbirliğini öneriyor. Bu konuda ekonomistler, doğa korumacılar, bilim adamları ve konuyla ilgili araştırmacılar ne düşünüyor? İnsanın kurduğu hukuksal ve ekonomik düzende doğayı örnek alması mümkün olabilir mi? “Doğada canlılar birbirleriyle rekabet ettikleri gibi, ortak olarak; birbirine yarar sağlayarak birlikte yaşayan canlılar da var. İnsan da bunu örnek alabilir tabii.” diyor İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Tuna Ekim. Ardından da ekliyor: “Ortak yaşayan bütün canlıların birlikte yaşadıklarına bir fayda sağlamak zorunda olduklarını unutmamak gerekir. Ama insan buna razı olur mu?”Doğa Derneği’nden Esra Başak, ekonomik sistemlerde doğayı örnek almanın kesinlikle mümkün olduğunu düşünüyor. Başak, endüstriyel evreye geçmeden önce ekonomi anlayışımızın doğadaki yapıya göre hareket ettiğini hatırlatıyor ve sonrasında “daha fazla” motivasyonuyla gelişen materyalist ekonominin insana, doğaya hükmetme hakkını verdiğini anlatıyor:“Şu anda bu sistemi yeniden yapılandırmanın en temel koşulu, sayısal değerlerle ölçtüğümüz nicel büyüme ve kalkınma saplantımızdan arınıp niteliği ön plana çıkaran bir gelişimi gerçekleştirmek; insanın gelişimiyle birlikte toplumsal ve sosyal dönüşümü sağlamak. İşbirliği zaten ancak böyle bir ortamda gerçek anlamına ulaşabilir.”Peki ekonomistler doğayı örnek almanın mümkün olabileceğini düşünüyor mu? Bazı ekonomistler bu soruya doğrudan bir yanıt vermiyorlar. Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Eser Karakaş, “Doğada rekabet olmadığını söylemek komik olur. Ama bizler doğayı kopyalamak zorunda değiliz.” demekle yetiniyor.  Peki, bugünün dünyasında insanların, rekabetin otoyolundan çıkması mümkün olabilir mi? Dağıstanlı’ya göre bu sorunun cevabı “Hayır, hatta imkânsız.”! Ancak Dağıstanlı yine de, rekabet mantığının dışında bir mantıkla yaşamanın kaçınılmaz olduğu görüşünde.

“Bir gün atmosferin, denizlerin ve karaların değişmesi yok sayılamayacak bir noktaya gelecek. Bu, insanın bilinç düzeyini de medeniyet diye şişindiğimiz şeyin de beyhude ve boş olduğunu gösterecek. O gösterene kadar biz göremeyeceğiz. İnsanlık durumu ve yüceltilen rekabet kültürü bu işte.” Doğada rekabet var mı? Prof.Dr. Tuna Ekim’in bu soruya yanıtı “Elbette var”. Çünkü doğada her canlı mümkün olduğu kadar kendi hayatını yaşamaya çalışıyor ve bunun için elinden geleni yapıyor. Ekim, bu rekabetin yiyecek, su, ışık vb. nedenlerden olabileceğini belirtiyor ve örnek veriyor:“Orman bitkileri ışık rekabetine tipik örnektir. Başlangıçta bir sürü bitki ormanlık alanda çimlenir. Bunlar arasında ağaçlar da vardır. Ancak çam ve diğer kozalaklılar ışığı almak için hızla büyürler ve diğerlerinden önce ışığı kaparlar. Çamlar kesildiği zaman diğer ağaçlar örneğin cılız çalılıklar halindeki meşeler ışığı görüp, büyür ve serpilir. Bu kez de onlar diğerlerini baskı altında tutar. Bu olay böylece devam eder.Ya da su alabilmek için bitkiler köklerini daha derinlere salarlar.”Aynı şekilde Esra Başak da doğada yaşamda kalma güdüsüne odaklı bir rekabetten söz ediyor. İnsanın karmaşık ve giderek çarpıklaşan ekonomik düzeninden kaynaklanan alan kullanımı ve faaliyetlerinin her saniye doğal alanları daralttığını söylüyor. Bu nedenle Başak’a göre, canlı türlerinin ve yaşam alanlarının en büyük rakibi biziz.İnsan bu örnekleri gördüğünde gerçekten doğada rekabetin olduğuna ikna olabilir. Ancak Victor Ananias tam tersini söylüyor: “Doğada hiçbir zaman rekabet yoktur...”Nedenini ise şöyle açıklıyor:“Doğada rekabet olarak algıladığımız birçok örnek teslimiyet ve işbirliği ile sonuçlanır. Aslında buna insanı da dahil etmek mümkündür. İnsanlar kısa süreli olarak kendi aralarında ve doğa ile ne kadar rekabet ederlerse etsinler, sonunda ölüm ile yine bütüne, sistemin bütüncül dönüşümüne dahil olurlar ve bu noktada rekabetten söz etmek mümkün değildir. Rekabet doğada sadece sınırlı zaman dilimlerinde, doğanın izin verdiği ölçülerde gerçekleşir; hiçbir zaman bütünün, varoluşun, yaradılışın bir rakibi yoktur.”Bu sorunun yanıtını vermek belki de o kadar kolay değil. Dağıstanlı birkaç örnekten yola çıkıyor ama cevabı yine de net değil: “Aslanlar ve sırtlanlar aynı avın peşinde koşabiliyor. Aslanlar öldürüyor. Artıkları sırtlanlar yiyor. Bu bir rekabet mi; belki... Belki de başkaları bunun bir paylaşım, işbirliği olduğunu söyleyecek. Ya da erkek geyikler veya öbür türlerin erkekleri dişiler için rekabete girişebiliyor. Rekabet var demek ki...”Dağıstanlı bu sorunun cevabını belki veremiyor ama zaten ona göre mesele bu değil. Ona göre, aslolan bizim hayvan değil insan olmamız. Dağıstanlı,“Bir kültür ortamına doğar, kendimizi geliştirebiliriz. Aslanlar veya sırtlanlar rekabet edebilir ve acımasız olmaya mecbur olabilirler. Ben bu mecburiyete mahkûm olmayı insan olmaya yakıştıramıyorum” diyor ve ekliyor: “Mesele tabiatla yarışmak, inatlaşmak değil, onunla uyum içinde yaşamak.

 İşbirliği ve rekabet aynı ortamda bulunabilir mi?Konuya yalnızca bir ekonomik düzen çerçevesinde bakan Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Çağla Ökten, işbirliği veya rekabetin birarada olacağı alanların kamu yararı gözetilerek tespit edilmesi gerektiğini söylüyor. Ökten, işadamlarının rekabete girmeleri sonucunda fiyatların düşmesini toplum refahı açısından yararlı buluyor. Ancak, “hava, orman, nehirler” i “ortak tüketilen alanlar” olarak tanımlıyor ve bunların kullanımında ve eğitim, savunma gibi projelerde işbirliği gerektiğini düşünüyor.  Ökten, “Bu işbirliğinin sağlanmasında devlet ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor” diyor.Prof. Karakaş ise işbirliği ve rekabetine önümüzdeki dönemde aynı ortamda, birlikte ileryeceği görüşünde. Ona göre önümüzdeki dönemin en önemli sermayesi bilgi olacak ve paylaştıkça çoğalan bilgi nedeniyle işbirliği hiç olmadığı kadar gündeme gelecek. Eser Karakaş, rekabetin tanımının da zaman içinde değiştiğine dikkat çekiyor:

”Rekabet, eskiden piyasa payı olarak tanımlanırdı. Şimdi yarışılabilirlik olarak tanımlanıyor.”Bu soruya bir de doğa bilimi açısından bakalım. Prof. Ekim’e göre rekabet ve işbirliği her ne kadar doğada aynı ortamda bulunuyorsa da insanın kurduğu bir düzende bu iki olay aynı ortamda bulunamaz. Çünkü bu her ikisinin de doğasına aykırı.İşbirliğini günümüzde, rakibe karşı güçlenmek adına müttefikler arası kullanılan bir yöntem olarak tanımlayan Victor Ananias’a göre, bu iki kavram arasındaki en önemli fark karar alma sürecinde ortaya çıkıyor. Anannias, işbirliğinde kararın taraflar arasında birlikte alındığını ancak rekabette tek tarafın kararının eylem için yeterli olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Rekabetin demokratik olduğunu söylemek mümkün değil. Bu yüzden rekabet koşulları standart hale getirilmeye çalışılıyorsa da bu konuda başarılı olunduğu söylenemez.”Mustafa Dağıstanlı da rekabet yerine işbirliğinin bizi iyi insanlık durumuna ulaştıracağı görüşünü savunuyor.  

 Kimler, kimlerle rekabet eder: Yenenler yenilenlerle mi, yenenler yenenlerle mi?

Bu soruya verilen yanıtlar ortak: Herkes herkesle rekabet eder! Ancak doğal olarak ekonomistler, doğa korumacılar ve sosyal bilimciler bu ilişkiye farklı açılardan yaklaşıyorlar. Prof.Dr. Karakaş, artık yenilmenin eskisi kadar ağır olmadığını söylüyor. Çünkü artık sermaye bilgi ve kaybı da büyük paralar gerektirmiyor. Dağıstanlı, sistemin insanı önce kendi ihtirasları ile rekabet etmeye ittiğini, her ferdin bunu harfiyen yerine getirdiğini düşünüyor ve “İnsan dediğimiz mahkûm kendini rekabet edebilecek derekeye düşürdüğüne göre rakip sayısı sonsuzdur...”Rekabette tek temel motivasyonun “daha....” olduğunu belirten Ananias ise rekabet edenin rakibini vicdanına, prensiplerine, gücüne bağlı olarak seçtiğini ve yaşamın izin verdiği her alanda dileyenin gücünün yettiğiyle rekabete girdiğini söylüyor. 

Rekabet koşulları kimler tarafından düzenlenir, izlenir, yargılanır?

Prof.Dr. Karakaş, “Rekabet koşulları yargıçlar tarafından düzenlenir” derken, rekabetin kapitale odaklı ekonominin yarattığı suni bir kavram olduğuna inanan Esra Başak “Rekabetin koşulları da, yargılanması da, izlenmesi de bu ekonomik sistemi besleyen ve bundan beslenenler tarafından belirlenir” diye anlatıyor. Oysa Victor Ananias hem hukuki, hem de etik ve sosyal değerlerin rekabetin koşullarını belirlediği görüşünde. Ama eklemeden edemiyor: “Yine de günümüzde en çok rastladığımız örnek, rekabet koşullarının güçlü olan tarafından konulduğu, izlendiği, hatta yargılandığı durumlardır.”Tıpkı Irak’taki savaşta olduğu gibi... Dağıstanlı da Irak savaşının bir bakıma rekabet koşullarını kimin koyacağını belirleme mücadelesi olduğunu düşünüyor ve rekabet koşullarının uluslararası kapitalizm tarafından düzenlendiğini söylüyor. 

Dünya yaşamına ve insanlığa hizmet ederken rakibimiz kim olabilir?Ekonomistlerin yanıtını vermediği bu sorunun cevabı Prof.Dr. Tuna Ekim’e göre, “İnsanın rakibi gene insandır”. Ananias, Başak ve Dağıstanlı da Ekim ile aynı görüşte: “Rakibimiz kendimiziz”.Başak, kendimizle yaptığımız rekabeti hırsa dönüştürmemeyi ve kapasitemizin sınırlarını öğrenmemiz gerektiği düşüncesini savunuyor. Belirleyeceğimiz her rakibin hizmet ettiğimiz yaşamla bağlantılı olacağını belirten Ananias, “Bu nedenle hizmet ettiğimiz kişiyi yenmeye çalışırken, kuyruğunu kovalayan kedi ile aynı duruma düşeriz. Elde edeceğimiz yegane şey kendi kuyruğumuz olacaktır. Sonuçta bu yolda tanımlayacağımız tüm rakiplerle rekabet bizi yanılgıya ve zaman kaybına götürecektir” diyor.Bir düşünür “Neyin peşindeysen O’sun” demiş. Birini ya da bir şeyi rakip belirlediğinizde biz de en azından biraz o olmuyor muyuz? Dağıstanlı da rekabet mantığının en büyük silahının bu olduğuna işaret ediyor: “Bu durumda rekabet eden tarafların kimlikleri aynılaşır.

 Rekabatten kazanç elde eden kimdir? Gerçekte iki taraf mı vardır?

“Firmalar arası rekabette tüketici ve toplum kazançlı çıkar” diyor ekonomist Çağla Ökten. Prof.Dr. Karakaş ise rekabetten herkesin kazanç elde edeceğini söylüyor ve rekabetin iki taraflı değil çok taraflı bir konu olduğuna işaret ediyor.Doğaya baktığımızda ise özellikle ortak yaşamlarda bir tek taraflı kazançtan söz edilebilir. Doğadaki rekabetin hep başka canlı türünün zararına olduğuna dikkat çeken Prof. Ekim ancak doğadaki ortak yaşam örneklerinde bir kazançtan söz edilebileceğinin altını çiziyor ve buna örnek olarak likenleri veriyor: “Liken bir mantar ile bir alg türünün ortak yaşaması ile oluşur. Alg türü yeşil olduğu için fotosentez yapar ve mantar da gerekli suyu sağlar. İkisi bir birlik halinde yaşarlar.”

Sonuç olarak rekabetin değişmez kuralı; güçlü olanın kazanacağı. “Kazanan kazandığını rakibi ile paylaşıyorsa bu işbirliğine girer” diyor Ananias ve gerçek olanın ölüm anında ortaya çıktığını belirtiyor:
”Birbirimizi istediğimiz kadar rakip olarak tanımlayalım, ölüm anında toprağa, öze dönüş ile rekabet biter ve varoluştaki birlikteliğe geri dönülür. Taraf kısa süreli bir tanımlamadır. Geniş zamanda tüm taraflar işbirliği içindedir. Yaradılışta böyle tanımlanmışlardır.”

 

  Bu sayfadaki siyah ile beyaz rakip midir? Buradaki siyah ya da beyazın üstünlüğü kimin işine yarar? 

Prof.Dr. Eser Karakaş siyah ve beyazın birbirinin anlamını güçlendirdiğini ve birbirini tamamladığını belirtiyor ve “Sayfa tümden siyah ya da beyaz olsa yazılar okunmaz. Burada işbirliği ve tamamlayıcılık var.”

Victor Ananias’a göre ise cevabı sorunun kendisinde saklı!

 

Buğday Dergisi.Sayı 34.Kasım 2005

Yazı Oya AYMAN, Mine EROĞLU